ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder

 :: GENEL :: sinema

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir Perş. Mart 29 2007, 20:25

Kader, galasının yapıldığı 43. Altın Portakal Film Festivali�nde çok beğenilmiş ve �En İyi Film� ödülü almıştı. Masumiyet�teki
karakterlerin gençliklerinde geçen bir hikâyeyi konu alan film, 17
Kasım�da ayında vizyona girdi. Bu vesileyle filmin yönetmeni Zeki Demirkubuz�la
kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Dergide sayfa sınırlaması
neeniyle bir bölümüne yer verebildiğimiz bu söyleşinin tamamını online
olarak sizlere sunuyoruz...
Söyleşi: Nadir Öperli, Fırat Yücel

Daha
önceki filmlerinizden sonra basından uzak durur, fazla söyleşi
vermezdiniz. Kader�den sonra ise pek çok gazetede söyleşileriniz
yayınlandı. Basınla ilişkinizdeki bu tavır değişikliğinin nedeni ne?

Aslında bu Masumiyet�ten
sonra başlayan bir şeydi. Başlangıçta, ben iyi niyetle, herkesi
arkadaşım gibi gördüğüm için ve �hayır� deme konusunda da zorluk
çektiğim için gelen röportaj tekliflerini hep kabul ettim. Sonra bu
bende, duygusal açıdan bir rahatsızlık yaratmaya başladı. Birçok
insanın benim hakkımda bir şeyler biliyor olması rahatsız etti beni.
Bir de tabii zaman zaman söylediklerinizin filmin önüne geçmesi gibi
bir şeye de yol açıyor söyleşiler. Sadece benim yaşadığım bir şey değil
bu, çevremde de bunu sıkça gözlüyorum. Bugünkü medya sistemi de biraz
bunu zorluyor aslında: Yapılan şeyden çok insanları ön plana çıkararak,
kahramanlar yaratarak ve yapılan işi bu kahramanlara tabi kılarak
sunmak gibi bir gelenek oluştu. Bunu fark ettikten sonra, 1997-1998
gibi basınla ilişkilerimde söylediğiniz gibi �mesafe� gibi görünen bir
şey oluştu. Öz olarak da çok değişmedi bu. Tabii ki teklifte bulunmak
herkesin hakkı; ama ortaya nasıl bir şey çıkacağını sorgulamak da benim
hakkım. Kader için de bunun çok dışına çıktığımı düşünmüyorum,
iki gazeteyle ve birkaç dergiyle söyleşi yaptım. Bazen istemesem bile,
bazı dergi ve gazetelere bunu bir borç duygusuyla da yapıyorum, tabii
ki kendimi kötü hissedecek derecede değil. Beğenelim ya da
beğenmeyelim, Radikal gazetesi, sizin derginiz ve böyle birkaç dergi,
pek çok şeye rağmen varolmaya çalışan ve bu alanı da en azından benim
kriterlerime göre en iyi yansıtan alanlar. Hâlâ bu konulara değer veren
ve bu konular için özveride bulunan yayınlar. Zaten bu tür yayınlara
karşı hiçbir zaman böyle bir mesafe koymadım; teknik olarak �söyleşiyi
bugün değil film çıktıktan sonra yapalım� gibi isteklerim olmuş
olabilir. Daha çok beni medyatik kılabilecek, filmin önüne geçecek
şekilde sunma tehlikesi olan mecralara karşı bir konumlanışım vardı.
Ama üç-dört senede bir, uygun bulduğum zamanlarda bunun da dışına
çıktığım oluyor. Onun kriterini ben de bilmiyorum tam olarak...


En son tarafından Perş. Mart 29 2007, 20:36 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir Perş. Mart 29 2007, 20:28


Peki filmin önüne geçmeme konusunda oyunculara bir müdahaleniz oluyor mu?


O bakımdan oluyor. Bugün ortada bir sistem var: Bir film çekilir ve
yapımcının ya da filmin basın tanıtımını yapan şirketin isteğiyle
oyuncular kanal kanal, gazete gazete gezer. Bu bana çok trajik gelir,
onlar da insan sonuçta. İnsan bir haftada aynı düşünceyi üç kez
tekrarladığı zaman acayip bir yabancılaşma geçiriyor, bu benim
gözlediğim bir şey. Böyle yapılmasını anlayabiliyorum. Ama benim gibi
film yapan bir insanın, bir karşı tutum, bir ahlâk geliştirebileceği
bir konu. Oyunculara en başta şunu söylüyorum: �Bakın bir film
çekiyoruz, ama bunun dışında bana hiçbir borcunuz yok. Kesinlikle,
filmin çıkarları demogojisi altında oaradan oraya koşturmak zorunda
değilsiniz. Sadece filmle ve benimle ilgili konuşurken biraz düzgün ve
ölçülü konuşun.� Ayrıca �ben kişisel olarak her gün sizi başka bir
yerde görmek istemem� de diyorum. Ama sonuçta buna karışma hakkını
kendimde bulmuyorum, onların iradesine bırakıyorum. Aslında söyleşi
verip vermeme konusunun tutum olarak çok büyük kriterleri yok da,
isteyip istememekle ilgili bir şey. Bazen bu konularda daha rahat
hissettiğiniz oluyor. Bazen keyfim olduğu zaman, karşımdaki kişinin
kurduğu bir cümle bende bir vicdan uyandırabiliyor ve kabul etmeyeceğim
bir şeyi kabul edebiliyorum.
Söyleşilerde genelde kurduğunuz bir cümle üzerinize yapışabiliyor. Bundan da rahatsız oluyor musunuz?
Oluyorum
tabii. Mesela her yerde geçen şu benim sinemayı sevmediğim ve sinemayı
bırakmak istediğim konusu. Ben orada bir vicdan oluşturmak için bir şey
söylüyorum, tabii �sinemayı bırakırım� çok baskın bir cümle olduğu
için, hem gazetecinin, hem okuyanın daha çok ilgisini çekiyor ve daha
çok akılda kalıyor. Aslına bakacak olursanız, ben belki de sinemayı
bırakacak en son insanlardan biriyim. Nitekim benim 10 yıllık
yönetmenlik geçmişime bakan biri bunu görür. Bu on yıllık dönemde şunu
görebilirsiniz: İnsanlar genelde piyasa hareketlendiği zaman ortaya
çıkıp film yaparlar. Ben bu kriterleri dikkate almadan, neredeyse
periyodik bir şekilde film yaparım. Buna baktığınız zaman bile sinemayı
en son bırakacak kişilerden biri olduğum anlaşılır. Ama ben orda bir
vicdanı, bir ahlâki kriteri deklare etmek adına bunu söylediğim için
öyle algılanıyor. Aslında bundan bir şikayetim de yok. Çünkü doğru
anlaşılmak gibi reflekslerimi kaybedeli uzun zaman oldu. Hatta yanlış
anlaşılmanın o kadar da kötü, kırıcı ya da olağadışı olduğunu da
düşünmüyorum. Hayat böyle bir şey, bu işler de hayatın dışında olmadığı
için böyle şeyler orada da oluyor. Çoğu zaman spesifik bir ilişki
kuramayacağımı bildiğim takdirde itiraz bile etmem. Şu anki röportajda
da olabilir bu. Ben burada söylediklerime ne kadar dikkat etsem de, siz
ne kadar iyi niyetli bir şekilde bunu yazıya geçirseniz de, popüler bir
gazetenin muhabiri bu röportajın bir yerinden bir cümleyi çekip
büyütebilir. İnsanın iradesinin bittiği yerden sonra her şey mümkün
olabiliyor. Bunu da anlayışla karşılamak lâzım. Tabii bu yanlış
anlaşılmaların nedeni de diğer insanlardan çok büyük ölçüde benim.
İnsan bir gün uyanıyor, çok neşeli, iki kelime söyleyeceğine dört
kelime söyleyiveriyor. Fazladan söylenen iki kelime çok gereksiz
aslında, ama kayda geçtiği için hayatı boyunca peşinden geliyor.
ağım da bu ve sokakta, yolda, geceleri yazarken, kendi başıma olduğum
zataya koyabildiğimi hissedip heyecanlandığım filmim Yazgı�dır
kçok başka... Bekir�in
değişiminin delirmeyle ilgisi bile yok aslında. Düşüş yavaş yavaş,
mde, sesinin tonundan, tavırlarından etkilenmiştim.


En son tarafından Perş. Mart 29 2007, 20:38 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir Perş. Mart 29 2007, 20:32


Vildan
Atasever�i seçmenizde de bu tavrın etkisi mi var? Çünkü bu konuda da
çok şey söylenmişti, kimileri sizin gibi bir yönetmen Vildan
Atasever�le nasıl çalışabilir filan diye düşünmüştü...

Bu ilk anda bu kararı vermeme neden olan bir şey değil. Vildan�ı İki Genç Kız�da
gördüğümde, sesinin tonundan, tavırlarından etkilenmiştim. Oyunculuk
tekniğini umursamadan, kural tanımaz bir şekilde ortalıkta gezinmesi,
taşıdığı hayat duygusu beni etkiledi. Sonra onunla çalışmaya karar
verme aşamasında bu bahsettiğiniz türden şeyler duydum, bu tür şeyler
duydukça kışkırtıldım ve onunla çalışma isteğim daha da arttı. Vildan�ı
tanıdıkça da, onun değil, bu tür şeyler söyleyenlerin bana daha uzak
insanlar olduklarını gördüm. Ben özne olmaya katlanabilen, kalabalığın
bakışı altında ezilmeyen herkesin oyuncu olabileceğine inanıyorum.
Mankenlerin de iyi oynayabileceklerini düşünürüm zaten. Kalbi,
kişiliği, arayışı olan kişi, her karakteri oynayabilir. Kimsenin
tekelinde değil bu işler. Bu işler eğitimle olsa, ortada bu kadar
okumuş insan var, her yer oyuncu, yönetmen dolu olurdu... Sadece
yönetmenlik ya da oyunculukta değil, hayatın her alanında böyle bu.
Sokaktan biri çıkıp bir yerlere gelebilir. Ben de bunun bir örneğiyim
zaten. Sokaktan geldim ve bugün sinemada kriter oluşturmaya
çalışıyorum. Önemli olan bence insanın kuşkucu olması ve bir arayışı
olması. Bu da eğitimden çok yaradılış meselesi.
Yine Hürriyet�teki söyleşinizde bir sosyete kızının hikâyesini çekmek istiyordum diyordunuz...
Çekmek istiyorum değil de, çekebilirim diyelim. Ki çekersem de kimse bunun inandırıcılığını sorgulayamaz. Kader�den
sonra bir yönetmen arkadaşım, �ya ben seni hep Cihangir�de görüyorum,
sen bu kenar mahalle insanlarını, onların jestlerini, mimiklerini nasıl
bu kadar iyi biliyorsun?� diye sordu. Bunun o dünyadan gelmekle ilgisi
yok, kenar mahallelerden çıkan bir yığın senarist, yönetmen de
tanıyorum, onların filmlerinde, dizilerinde böyle şeyler görmüyoruz.
Her şeyden önce ilgi meselesi bu. İnsanın kendinden yola çıkarak, kendi
korkularından, kendi özlemlerinden, en çok da kendi kötü, pis
yanlarından yola çıkarak anlayamayacağı hiçbir tema, hiçbir olgu
yoktur. Bir katili anlamak için cinayet işlemeye gerek yok, hepimiz bir
açıdan katiliz. Bende de vardır bu çok, insan olmayı pek çok kez
düşündüğüm oldu. Her şey var bizim içimizde. Bir bölümünün bunu
yaşamaya gücü yetmez; zayıftır adam, mecburen iyi olur; kötülüğü
düşünür, hayal eder sadece, ama yapmaz. O yüzden insanların geceleri
başka bir hayatları vardır, pornolarla, şunlarla bunlarla... Ertesi gün
başka biri olur, gece düşündüklerini eyleme dökmeye gücü yetmez. Eyleme
dökmeye gücü olan da döker, gider adam da öldürür, tecavüz de eder...
Bu, eyleme dökenle dökemeyenin farklı insan olduğu anlamına gelmez,
ikisi aynı insandır; sadece biri eylem yapabilecek güçtedir, biri
değildir, ama ruhlarında aynı şeyler vardır. Dolayısıyla ben burada
oturup kendimi bir kiralık katilin yerine koyarak, onun korkularından,
kuşkularından yola çıkarak bir kiralık katilden daha iyi bir kiralık
katil karakteri yazabilirim. Bu niye bu kadar büyütülen bir şey ki?
Sinemayla yaşanmışlık arasında bugün empoze edildiği gibi, ideolojik
klişe haline gelmiş, sahicilik, inandırıcılık, vs. lafları gibi gibi
bir ilişki yok ki...
Masumiyet�te Bekir�in kırda Yusuf�a olanları anlattığı sahneyle, Kader�de Bekir�in ot ortamında arkadaşlarına Uğur�la arasında olanları anlattığı sahne arasında bir benzerlik var; ancak Masumiyet�teki sahnede Bekir�de müthiş bir samimiyet, hatta erdem varken, Kader�deki
sahnede yalan-dolanla hava atmaya çalışıyor. Bu iki sahnede Bekir�in
birbirine zıt duygu durumunda olmasının bir nedeni var mı? Bu iki sahne
arasında sizin için bir ilişki var mı?

Kader�de Bekir�in gururlu davranmak, içinde olduğu zor durumdan kurtulmak için söylediği bir yalandır o. O, bir yanıyla da, zaman içerisinde Bekir�in
olgunlaştığını da gösteren bir sahne: Övgü karşısında, pohpohlanma,
kışkırtılma, alay edilme karşısında nasıl sağlam durduğunu; o meclisten
kopmadan kendini onlardan nasıl ayırabildiğini gösteren bir olgunluk
göstergesi olarak düşündüm o sahneyi. Orada yalan söylüyor, tamam; ama
aslında gururunu kurtarıyor. Bundan öte bir şey var ki, hayat
öyledir... Bir şey yaşanır, yaşanır, yaşanır... Acıtır, kanırtır,
kanatır. Günün birinde anlatılma sırası geldiği zaman, gözyaşı içinde
yaşanan o olaylar gülerek, dalga geçilerek anlatılır. Bu, hayatta benim
gözlediğim bir şey. Ve ben insanın böyle olmasını severim. İnsan
olmayı, yaşamı çekici kılan, güzel kılan ritüellerden biridir bu. Orada
ertesi gün gidip gururunu hiçe sayarak kapısında ağladığı kızla ilgili
ağzına geleni söyler; ama kızı aşağılamak değildir o, ya da kendini
yüceltmek de değildir. Tabii ki bunun kültürel bir yanı da var. Benim
toplumumla ilgili bir yığın şikayetim var, ama toplumuma sevgi duyduğum
bir sürü de yan var, bu da onlardan biridir. İnsanların olayları
anlatmaya sıra geldiğinde, daha hikâyeleştirerek, daha bir alayla,
tevekkülle anlatmaları... Biz hikâyeci bir toplumuz ve olayları
anlatırken ilgi çekmeye, merak uyandırmaya çalışırız. Ben bizim
insanımızı oldukları haliyle, eğitimsizlikleriyle, vs. çok severim. Bir
Batılı asla başından geçmiş bir şeyi o denli çekici bir biçimde
anlatamaz. Ben bunu, toplumuyla mesafe kuran, onları anlayan bir
entelektüel tavrıyla da anlatmıyorum, bundan hiç hoşlanmam zaten. Ben
de aynı şeyi yaparım, süslerim anlattığım şeyleri. Şu anda bile bir
sürü basit şeyi, süs gibi algılanmamasına da dikkat ederek süslüyorum.
Bu, kötü bir şey değildir. Bu, sahip olduğumuz en önemli şeylerden
biridir. Kader�deki sahnedeki duygu da bu bence, ki aynı şey Masumiyet�te Haluk Bilginer�in
sahnesinde de var. O da süsler anlattığı hikâyeyi... Zaten yalan pis
bir çıkara tekabül etmiyorsa eğer, dünyanın en güzel şeylerinden
biridir. Ama çıkarım için asla yalan söylemem, bir anlam, bir güzellik
yaratıyorsa söylerim.
İnsanların Kader ve Masumiyet�le, diğer filmlerinize göre daha fazla ilişki kurmasının nedeni de bu tür şeyler belki...
Doğru. Zaten ben bu filmimin yurtdışında Yazgı ve İtiraf kadar ilgi göreceğini düşünmüyorum. Cannes ve Venedik�te yarışma bölümüne kabul edilmemesinin nedeni de bu bence biraz.
Masumiyet�te Zagor sadece fotoğraf olarak gözüken bir karakterdi, dolayısıyla gizemli ve mitik bir yanı vardı. Kader�i
izledikten sonra, görünürlük kazanmasından dolayı Zagor mitinin
yıkıldığını düşünenler oldu. Buna katılıyor musunuz? Bu filmde Zagor�u
gösterip göstermeme konusunda bir kararsızlık yaşadığınız oldu mu?

Ben Zagor�un Masumiyet�te
mitsel bir yanı olduğunu düşünmemiştim, onu göstermemekteki amacım o
değildi. Ama göstermemenin böyle bir etki yarattığı doğru. Kader�in son sahnelerinde de mesela, Bekir�in �sessiz çocuktu� dediği Sedat�ta bile böyle bir etki oluyor. O ana kadar filmde adı bile geçmiyor, Bekir için bile �sessiz bir çocuk� işte. Ama cinayet işlediği haberini tanık olmadığı bir şekilde alınca, Sedat bir anda mit olur onun için, zaten Bekir�in
şaşkınlığı ve gizli kıskançlığının da sebebi budur. Bu, o karakteri
benim bir mit olarak konumlayıp konumlamamamla ilgili değil. İnsan
olmanın kültürlerinden biridir bu. Bir olayı ya da bir insanı, hikâye
olarak dinlediğiniz zaman, o otomatik olarak mitleşir. Mit dediğimiz de
zaten, olanları, kişileri kafada kurma durumudur. Doğrudur, Masumiyet�te Zagor, izlenilen yol gereği, filmde hiç görünmediği için bir mite dönüşür. Ama illâ o açıdan bakacaksak, Kader�de Zagor
daha da büyük bir mittir bence, çünkü filmde her şeyiyle çok
etkileyicidir, gizemlidir... O sessizliği, okey oynarkenki sakinliği,
Cevat çocuğu döverken şöyle bir bakar sadece, belki de en az ilgisiz
adammış gibi bakar, halbuki az sonra cinayet işleyecek bir adamdır.
Bence hakiki mit budur. Filmde Zagor�u göstermemeyi hiç düşünmedim, mutlaka göstermeyi istiyordum. Ama Yalnız Masumiyet�te
gösterseydim, hapishane ziyareti sırasında gösterebilirdim ve onu eciş
bücüş biri yapardım muhtemelen. Onca yılı hapishanede geçirmesinin
izleri olurdu üzerinde. Kader�de, en başta Bekir�den önce Zagor rolü için düşünmüştüm Ufuk�u; ama Ufuk, Bekir rolüne kaydı daha sonra. Ozan Bilen de bütün o sakinliğiyle çok iyi oldu o rolde...
Ozan Bilen�in Uçurtmayı Vurmasınlar�daki çocuk imajıyla da örtüşüyor aslında rol...
Onunla
hiçbir alâkası yok yalnız rolün. Daha önce de soruldu bu, bu çocuk hiç
hapishaneden çıkamıyor mu diye... (gülüşmeler) Ama ilgisi yok
gerçekten.
Siz sinemanızdan bahsederken hep �ahlâk�
fikrini gündeme getiriyorsunuz. Bu ahlâk düşüncesi, sizi biraz da
dokunulmaz, ulaşılmaz bir yere koyuyor sanki, insanlarla aranıza bir
set çekiyor. Hem setlerinizde çalışanlar ve oyuncularla
ilişkilerinizde, hem de basınla ilişkilerinizde çok söylenen bir şey
bu. Ama son olarak Ömür Gedik�le yaptığınız, Hürriyet�te yayınlanan
röportajınızda, herkesin çok ciddi olduğundan, insanların eğlence
duygusu kalmadığından şikayet ediyordunuz. Siz de duruşunuzla,
çevrenizde eğlenceden çok böyle -sıkıcı bulduğunuz- bir ciddiyet
yaratmıyor musunuz?

Bunlar ayrı şeyler. Ben hep bir
ahlâk fikrini gündeme getiririm, ama asla ahlâkçılık yapmam. Ben kendi
ahlâkını deklare eden bir insanım, ama bundan başkalarını değil kendimi
sorumlu tutarım. Bu konuda kendini çokça angaje eden, aslından bundan
hoşlanmasa da inatla bunu yapmaya devam eden biriyim; çünkü bunun bir
inandırıcılık duygusu, bir güven duygusu yaratmak için gerekli olduğunu
düşünüyorum. Ben şunu yaparım ya da şunu yapmam derim ve bu epey
sıkıntılı bir şeydir. Bazı geceler derin pişmanlıklara kapıldığım
olmuştur; artık eskisi gibi değil tabii, pek çok konu gibi bu konuda da
artık güçlü hissediyorum kendimi. Ama asla ahlâkçılık yapmam. Bugün
ahlâk meselesi aklın o kadar küçük bir parçası haline getirildi ki,
böyle şeylerden bahseden insanlara öcü gözüyle bakılmaya başlandı.
Şimdi bu ayrı bir şey; ama hayat bundan da ibaret değil sadece. Ben
öyle algılanıyor olabilirim, ama ben yıllardır tek başına maça giden,
orada çocuk çolukla arkadaş olup bağıran çağıran, gülen, küfreden de
biriyim. Çok eğlenceli de biriyimdir. İyi bir komedi filmi çekebilecek
kadar komedi duygusu da olan biriyimdir. Bu ikisi birbirine
karıştırılmamalı. Öyle algılanıyorsam da, bu benimle ilgili değil,
insanların zayıflığıyla ilgili bir sorun. Düşüncesine güvenen, bu
konuda ezilmeyecek insanlara ben her zaman açık oldum hayatımda. Hep
söylediğim gibi yönetmenlik ideolojik yanıyla, kimlik yanıyla utanç
verici bir şey benim için. Sinemayla ilgili dertlerim çok başka benim.
Ve ne bileyim, fikrine inanan, budala olmayan herkesle, çoluk çocuk
demeden bir hayat coşkusu paylaşırım ki bu filmlerimde de vardır. Benim
tahammül edemediğim şey, her şeyi kodlarla, verilerle sınırlandıran ya
da imajlaştıran budalaca yaklaşımlar. Yoksa bu kadar ciddiye alınmak,
dediğim anlamda beni sıkıyor gerçekten.
Sizin
sezgiselliği ön plana çıkarmanız da entelektüel bir çaba olarak
algılanabilir aslında, ama entelektüel kimliğe karşı bir duruşunuz da
var gibi. Böyle olunca, entelektüel olmamaya çalışan bir entelektüel
gibi oluyorsunuz. sanki..

Bunu bilemem. Ben şunu
biliyorum sadece: Ben çok iyi bir düşünürüm. Düşünür derken, şöyle bir
şeyden bahsediyorum: Ben basit bir şeyi alıp, gecelerce, aylarca
taşıyan, hatta bazen bunu filme koyup insanların önüne getiren biriyim.
Ama bu yeni bir şey değil, çocukken de böyleydim ben. Ufacık bir durum
üzerine sabahlara kadar düşünür, düşünmekle kalmayıp o durumu fiziksl
olarak da yaşardım, uyku tutmazdı, gurur kırıcı bir şeyse eğer, onun
utancını yaşardım... Bu başka bir şey, düşünmeyi soyut bir şey olarak
kodlamak başka bir şey. Entelektüel tanımında karşı çıktığım şey,
düşünmenin soyut, neredeyse mesleki bir şey haline getirilmesi ve bu,
hiç bana göre bir şey değil. Bunu övünmek için değil, en kötü anlamıyla
söylüyorum: Ben tipik bir sokak çocuğuyum. Sokak çocuğu düşünemez diye
bir şey de yok... Ne dil olarak, ne üslup olarak, ne yaşam biçimi
olarak, ne ilişkilerini sürdürme biçimi olarak, ben entelektüelleri,
hatta bu anlamdaki solcuları da kendimden uzak bulurum. Radikal
solcularla iyiyimdir, ama entelektüel solcular bana mıymıntı gelir,
sıkılırım ve aramda onlarla hep bir mesafe olur. Böyle konuşuyorum, ama
ben birileri benimle bu şekilde ilişki kurmaya çalıştığında, yeteri
kadar özveri de gösteriyorum aslında. Ama, ne bileyim, ben Beşiktaş
maçı izliyorken, nevrim dönmüşken, biri gelip de benimle en banal, en
klişe biçimde sinema konuşmaya kalkışırsa, �...tir git lan� da derim.
Zaten sürekli böyle insanları tersleyen biri olmamak için ekstra bir
çaba sarfetmem gerekiyor benim. Oluyor bazen, biri gazeteden,
dergilerden gördüğü uyduruk iki tane bilgiyi gelip bana satmaya
çalışıyor, bunun hoşlanılacak bir yanı yok ve bu duruma esir olmam ben.
Kıramayacağım biriyse lafı değiştiririm ya da �boş ver bu işleri der
geçerim�. Bu anlamda entellektüellikle aramda bir mesafe var. Hiç bu
şekilde �entelektüel� arkadaşım yok mesela, olamıyor da...
Entelektüellik bir hayat biçimi, nerede yiyeceğini, neleri okuyacağını,
nasıl oturup kalkacağını belirleyen, kültürel bir şey. Ben o kültürün
insanı değilim, ama o kültüre karşı da değilim. Sadece eleştirdiğim
yanları var. Ben yorumsuz, hayat duygusu taşımayan hiçbir bilgiye saygı
duymam. Şu açıktır ki birisi oturup, bir iki ay eve kapanıp, ya da
birkaç ortama girip pek çok şey öğrenebilir. Bunun nasıl bir hayat
duygusu taşıdığı, bir yerden süzülüp süzülmediği, nasıl bir öz taşıdığı
benim için önemlidir. Zaten o insanı dinlerken, onun tavırlarından,
gözlerinden anlaşılır bu. Ama şunu da açık yüreklilikle söylemekte
sakınca yok. Bu anlamda entelektüel kimliğini giymiş insanlara en ufak
bir yakınlık duymuyorum, sokaktaki bir çapulcu bile daha çok ilgimi
çekiyor.

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir Perş. Mart 29 2007, 20:42



En son tarafından Ptsi Nis. 09 2007, 15:46 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından i.kazimerdim Bir Cuma Nis. 06 2007, 22:19

teşekkürler hocam eline sağlık valla filmi yeteri kadar anlatmıssın valla Allah senden razı olsun.

_________________

i.kazimerdim
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 680
Yaş: 23
Kayıt tarihi: 28/01/07

Kullanıcı profilini gör http://erdimismail.sitemynet.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından tuncay_20 Bir Paz Nis. 08 2007, 22:23

kardeş sen filimi anlatmışsın izlemeye gerek kalmadı be

_________________
YALAN DÖRT NALA GİDER...

HAKİKAT ADIM ADIM YÜRÜR...

FAKAT YİNEDE VAKTİNDE YETİŞİR...

tuncay_20
süper kmyolu
süper kmyolu

Mesaj Sayısı: 342
Kayıt tarihi: 15/03/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından duffy78 Bir Paz Nis. 08 2007, 23:04

paylaşım için teşekkürler harbiden filmi izlemiş kadar oldum

duffy78
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 984
Yaş: 25
Kayıt tarihi: 05/04/07

Kullanıcı profilini gör http://www.karabukmyo.net.tc

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir C.tesi Mayıs 05 2007, 15:06

Kronolojik bir sıra ile; “C Blok”(1994), “Masumiyet”(1997), “Üçüncü Sayfa”(1999), “Yazgı”(2001), “İtiraf”(2002) ve de “Bekleme Odası”(2004) isimleri altında altı adet uzun metrajlı filme ve TRT için çektiği “Ayrı Dünyalar” dizisine imzasını atmış Zeki Demirkubuz’un, Türk sinemasının kayda değer yönetmenlerinden biri olduğu kuşku götürmezdir. Edebiyat menşeili yönetmenlerimizden biri olan Demirkubuz’un filmlerinde de, tıpkı Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzer biçimde yoğun bir Dostoyevski etkisi mevcuttur. Evvela, sanki başka hiçbir yazar yokmuş gibi, büyük Rus yazarı Dostoyevski’nin bir “öncelikle” arz edildiğinden ötürü duymuş olduğum rahatsızlığı dile getirmekle söze başlamak istiyorum. Bilhassa eski Avrupa sinemasında da sıkça rastladığımız bu etkilenimin, şimdilerde söze konu olmayacak bir biçimde, arkadan bir fon teşkil etmesi gerekirdi. Burada Dostoyevski’nin hakkını yediğim sanılmasın. Zira bu büyük yazarın ben de tutkulu bir hayranıyım. Onun romanlarında geçen karakterlerin duygusal açıdan tecrit edilmiş halleri apayrı uzun ve de detaylı bir yazının konusu. Mevzu şu ki; Dostoyevski’nin sinema yahut diğer sanatlar için bir araç haline gelmiş olması çok eski bir minval üzeredir. Öyle tuhaf bir süratle tüketilmiştir ki, bugün postmodern sanatın bile onu evirip çevirmeye kalktığına şahit oluruz. Zeki Demirkubuz’un yahut Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde, etkilenmişlikleri yetmiyormuş gibi bir de artık hepimizin ezberine kaydolmuş o meşhur resmini filmlerinde gösteriyor olmalarını “entelektüel hazımsızlık” olarak görüyorum. Düşününce, Dostoyevski okumuş ve üzerine de yeteri okumalarını tamamlamış, izlemesi gereken filmleri izlemiş bir entelektüelin Dostoyevski ile “direk” bir alışverişi kalmamıştır artık. Gerek Ceylan, gerek Demirkubuz; Dostoyevski’nin ancak güçlü bir anlatımın ardından ses vermesi gereken bir fon olması gerektiğinin farkına varmalıdırlar. Öbür türlü, “klasik” anlatımın müzmin hatasına gark olurlar. O da şudur ki; sinema ve edebiyat tarihi açısından bakıldığında, yaşanmışlıkların yerelliğini bir kenara bırakacak olursak, seyirci yahut okuyucu artık “yeni” olanın izleğindedir. Bu durum elbette Dostoyevski’yi yahut Kafka’yı atlamamız gerektiği manasına gelmez. Fakat bunların tüketim biçimleri yüksek bir çıta oluşturmuştur ve “yeni” gelenin bu klasik dili kullanmasının bir bedelidir bu çıtanın yukarısından ses vermek!

Zeki Demirkubuz sinemasını irdelerken onun filmlerini teker teker ele almaktan çok, şöyle bir kategorizasyona gideceğim: “Masumiyet” ve “diğerleri”. Sakın bu değerli yönetmenimize haksızlık yaptığıma dair kuvvetli fikirler edinmeyin kendinize, elbette Demirkubuz’un iş ahlakı, çektiği en kötü filmde(“Bekleme Odası”) bile çarpıcıdır. Biraz haddimi aşarak, şimdi Türk sinema tarihinde adının bu kadar çok geçmesine sebep olan şeyin de, evvela bu iş ahlakından kaynaklandığını söylemek isterim. Kamera arkası görüntülerinden edinilen intiba, kamera önüne yansıyanlarla birleşip; Demirkubuz’un oyuncu elektriğini iyi tesis edemediği yönündedir. Tabi bu fikrime yollar açan bir başka şey de; karakter seçimlerinin, “Masumiyet” filmi hariç, olanca durgun konuşlanmasıdır.


“Masumiyet” filmi; Türk sinemasının en büyük filmlerindendir. Bu filmin başarısı kaynağın sahihliğinden ileri gelir. Haluk Bilginer’in, Derya Alabora’nın ve de Güven Kıraç’ın oyunculukları şaşaalı bir biçimde dile gelmiştir. Diğer filmlerinden farklı ve geniş mekânlar kullandığı için top koşturacağı alanı genişleten Demirkubuz, yaşanılan bir olayı perdeye bütün hissiyle aktardığı için de “Masumiyet”i kült bir film olarak Türk sinema tarihine kazımıştır. Altı filmini de izlemiş olan seyirciler; gerek renk olarak, gerek karakter seçimi olarak, gerek hareketlilik olarak, gerek senaryo olarak, gerek akıcılık olarak “Masumiyet”i diğerlerinden hemen ayıracaklardır. Bu ve diğer filmlerinde eksik yahut çekinik duran fakat sinema için önemli bir azayı teşkil eden “müzik”, Zeki Demirkubuz sinemasını gölgede bırakmıştır. Altı filmi de gördükten sonra aklınıza o filmlere has bir ezginin takılmış olması sanki mümkün bile değildir. Yönetmenin, belki de bir sinema dili yaratma hususunda yapmış olduğu bu seçim, müzikten ayrı duran bir ruhun kağşamış gözlerine hitap etmektedir. Demem o ki; Zeki Demirkubuz sineması bir yana dursun, herhangi bir sinema filmi için ruhu türlü hareketlenmelere sürükleyecek olan müzik unsurunun yeri, asla bir boşluğa terk edilmeyecek raddede mühimdir. Demirkubuz, maalesef görüntüyü kapı gıcırtıları ile akıtmayı tercih etmiştir. Ama seyirci farkına dolaylı bir şekilde vardığı bu eksikliği onun filmlerinin karşısında asla affetmeyecektir!


Zeki Demirkubuz’un “diğer filmleri” üzülerek ifade ederim ki, birer yönetmenlik denemesidir. Yönetmenin kamera arkasında hangi hallerde hissedildiğine şöyle kısa bir değinelim. Misal Hollywood sineması izlerken kamera arkası fevkalade görünmez olmayı arzu eder. Sizi öyle bir içine alır ki; filmin “sürükleyici” olmak isteği diğer bütün amaçlarının önündedir. Hollywood, bir film enstitüsü olarak, sinema anlayışını entertainment(eğlence) olarak değerlendirdiği için dilini bu yönde geliştirmeyi tercih etmiştir ve başarmıştır da. Hollywood filmlerini izlerken kamera arkasına dair geliştirdiğimiz hayret bir şahsa yönelik değil, teknolojiye yöneliktir. Çekilmesi güç olan sahnelerin gözümüzün önünde seyir etmesi bizde ancak bilgisayar teknolojisinin vardığı mecralar hakkında hayretlere düşürür. Kamera arkasında yönetmeni hissettiğimiz filmlerin çoğu Avrupa sineması menşeilidir. Kadrajın, filtrenin yahut kamera hareketlerinin seyirci de uyandırdığı hayret şahsa yöneliktir. Tam bu noktada iyi bir sinema seyircisinin bazı tuzaklara karşı müteyakkız durması gerekir. Şöyle ki; güzel kadrajın, rengin, müziğin hangi yollarla vaki olduğuna bakarak, yönetmenin yönetmenlik yaptığına dair bir fikir edinmişseniz eğer, orada bir yanlış vardır. Kameranın ne denli güzel kullanıldığı değil, görüntünün kamera hareketleri bağlamında ne denli güzel eridiği/çözüldüğü mühimdir. Zeki Demirkubuz sineması, “diğerleri” diye kategorize ettiğimiz filmler açısından, tam anlamıyla yönetmeni kamera önüne çağırır gibidir. Yani filmin bir yönetmen tarafından çekildiği değil, biri tarafından “çekilmek istendiği”/ “çekiliyor olduğu” intibaını uyandırır. Zeki Demirkubuz sinemasının en büyük dezavantajı tam da bu noktadır. Maalesef “Masumiyet” filmi dışında diğer bütün filmlerini birer “özenti” film olarak değerlendirmek gerekir. Belki “Üçüncü Sayfa” kısmen bunun dışındadır. “Masumiyet” gibi birçok ortaklığa süratli bir şekilde koşacağımız ve topraktan beslenen bir filmin yanında “diğerleri”, bizim toprağımızla hiç ilgisi olmayan birer batı yönetmeni taklitleridirler. Dostoyevski mevzuunda olduğu gibi “Yazgı” filminde de Camus’nün “Yabancı” adlı romanına oldukça kötü bir uyarlama çekip tuzağa düşen Demirkubuz, erken gelen başarısının şaşkınlığına gark olmuştur.


Bu cümleleri yazarken, Zeki Demirkubuz’un Türk sineması içre tuttuğu yer bağlamında fazla agresif davrandığımı düşüneceksiniz belki. Hayır, öyle değil! Zeki Demirkubuz Türk sinema tarihi içinde “iyi” çekilmiş batı özentili yönetmen boşluğunu fevkalade doldurup, bizden olmayanı işaretleyerek bir nevi harita ortaya çıkarmıştır. Bu harita, Türk seyircisini teğet dahi geçmeyen, sözümona birkaç aydının ilgisini çekmekten öteye gitmeyen, bir çeşit “yasak bölge” gibidir. Şahsım adına, böyle bir yönetmenin Türk sinema tarihinde yer alması iki güzel şey için faydalıdır. Birincisi; Türk sinemasının düşeceği hataya rezerve yeri doldurarak halkın fevkalade “karşıt” nabzını tutmuştur. İkincisi ise; gerçekten “Masumiyet” gibi harikulade bir filme imza atılmıştır. Zannederim Demirkubuz iç görüye sahip olan bir yönetmen. Bu söylediklerimi bizzat yaşamış ve anlamıştır diye tahmin ediyorum. Zira, duyduğum kadarıyla, “Masumiyet” filminin içinde geçen ve “Masumiyet”in evvelini anlatan bir film için start almış bile. Bu da onu beslendiği kaynaklar bağlamında belli bir hakikate doğru sürükler inşallah.


Gelelim Zeki Demirkubuz sineması hakkında edeceğimiz birkaç teknik kelama. Demirkubuz sineması “karakter” minvalinde hareket eder. Dostoyevski karakterleri gibi, bir insanın sadece baskın insiyakı öne çıkartılarak “aşırı” bir dil oluşturulur. Karakterlere dikkat kesilecek olursanız, hepsinde modern zamanın çolak izleri mevcuttur. Ya dingindirler, ya saldırgan, ya umursamaz, ya karmaşık, ya şehvetli, ya da “kaybolmuşluk” imleyen bir başka kisvenin içinde hareket edip dururlar. “Masumiyet” filminde de vardır bu “kaybolmuşluk” ama öyle güzel mesnetlendirilmiştir ki bu durum, seyirci filmi hayatından bir parçaymış gibi izler. Sanki daha evvel duyduğumuz, yakınlarımızdan dinlediğimiz hayat parçalarıdır “Masumiyet” filmindekiler. Ama “diğerleri”ndeki “kaybolmuşluk”; bizzat Zeki Demirkubuz’un kaybolmuşluğunu anlatır. Önümüze koymuş olduğu trajik sebepler bizi kendine inandırmakta güçlük çeker. Evet, görünüşte onlar birer sebeptir ama sanki hiçbirinin yaşanmışlığı yok gibidir. Ve en nihayetinde Zeki Demirkubuz, kendi kaybolmuşluğu ile yüzleşmek için en kötü filmini, “Beklemek Odası”nı çeker. Eğer bu filmi izleme şansı bulursanız, bu film Zeki Demirkubuz’un dibe vurduğu andır. En çok da bu son filmi için yeni çekeceği uzun metrajlı filminden umutluyum. Bundan sonraki hamlesi ya dibini kazıp kendini bu camianın dışına bırakmasıyla neticelenecektir, ya da yeni bir yükselişin haberini verecektir.


Demirkubuz’un mekân seçimi “Masumiyet” filmi hariç fazlaca kısıtlıdır. İç mekânları, dış mekânlardan daha çok sever. Bütün filmleri şehirde geçer, tabiatla ilişkisi oldukça azdır. Eşyayla da rabıtası pek zayıftır. Yine “Masumiyet” hariç, soğuk renkleri tercih eder, ışık kullanımı dikkat çekmez. Dar alanda kısa paslaşmalarla işi kotarmak ister ama beceremez. Zira entelektüel donanımının yeterli gelmediğini görürsünüz. Aslına, sinemaya yürüdüğü yerlere, yani geldiği topraklara bir geri dönüş yapsa eminim birçok güzide eser kazındıracaktır Türk sinemasına. Ama o bir maske giyinmeyi, bir takke giyinmeyi arzulamıştır. Ve maalesef son filmiyle keli ortaya çıkmıştır. “İtiraf” bayağı bir temanın etrafında, çatışma esaslı kötü bir filmdir. “C blok”, pervasız dönenen karakterlerin bir cinsellik minvali etrafında boşa kanat çırpmasıdır. “Üçüncü Sayfa”; “diğerleri” ile “Masumiyet arasında bir filmdir esasen. Ama yine de kendini “diğerleri” olmaktan kurtaramayacak kadar falso vermiştir. “Yazgı”, “Yabancı” romanının gölgesinde eriyen bir fecaattir. Finalde, “Bekleme Odası”ndan aynasına bakıp kendi kırgın aksini izleyecektir. Demirkubuz’un eser verdiği seneler, Türk sineması için de durgun seneler sayılırdı. Yavuz Turgul’un “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”ne benzetirim biraz Zeki Demirkubuz’u. Dediğim gibi, bir boşluğun içinden evvela “C blok” gibi kötü bir filmle start alarak TRT için yaptığı “Ayrı Dünyalar” ile öğrenciliğini tamamlayıp, en masum zamanında “Masumiyet” gibi bir film ile kendini var etmiş; ardından, “Üçüncü Sayfa” ile hafif irtifa kaybederek “Masumiyet” ile kazandığı başarısının sektesine uğramış ve “Yazgı”, “İtiraf”, “Bekleme Odası” üçlüsüyle düşmüştür.


Yeni filminin ismi “Aşk” imiş. Fazlaca iddialı bir isim, bakalım bu kelimenin anlamının altından kalkabilecek mi!? Gerçi “Masumiyet” ismi de en az “Aşk” kadar iddialı idi ve bunun üstesinden fevkalade gelebilmişti. Diliyorum ve de umuyorum yeni filmiyle bir çıkış tutturur ve bizi sahih Zeki Demirkubuz’un entelektüel oyunlar oynamaksızın kuracağı otağının içine oturttur. Öbür türlü, Avrupa için çekilmiş bir filmin karşısında; “Bunu Avrupalılar zaten fevkalade bir biçimde çekiyor kardeşim!” deyip yazıklanacağız onun için. Sizi bilmem ama ben yeni filmine muhakkak gideceğim, “Bekleme Odası”nın altına düşmeyeceği kesin çünkü. Yeni filmin “Masumiyet” ile ilişkisi de elbet fazlasıyla cezp ediyor beni. Size tavsiyem, isminin ağırlığıyla Türk sinema tarihine kaydolmuş bu değerli yönetmenimizin yeni filmine gitmenizdir. Ne olursa olsun, Zeki Demirkubuz, dolaylı ya da dolaysız; Türk sinemasının gelişimine katkıda bulunan yönetmenlerdendir. Gerek sonrası için, gerek belli bir donanıma sahip olmak isteyen sinemaseverler için; şu ana kadar çektiği altı filmi birer ders gibi algılayarak izlemenizi öneririm. Ama şunu da asla unutmamak gerekir ki; Demirkubuz’un filmlerinden edineceğiniz kazanç, yarı yarıya onun düştüğü hataların farkına varmakladır.

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından NermiN Bir C.tesi Mayıs 19 2007, 18:55

Paylaşım için teşekkürler...

NermiN
şeref konuğu
şeref konuğu

Mesaj Sayısı: 76
Kayıt tarihi: 13/04/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: ZEKİ DEMİRKUBUZ USTADAN KADER FİLİMİ YORUMLARI

Mesaj tarafından ramazanayan Bir Paz Mayıs 20 2007, 17:20

NermiN demiş ki:Paylaşım için teşekkürler...

ben teşekkür ederim mutlaka izlemenizi tavsiye ederim bu arada tersten yaşamak başlığındaki yazınız felsefeye kafa yorduğunuzu gösterdi nermin hanım bu filim tamda size göre ...tavsiye olunur ...

_________________
HAYAT ARDIMIZDA DEĞİL ÖNÜMÜZDEDİR!!!

ramazanayan
Admin
Admin

Mesaj Sayısı: 1262
Kayıt tarihi: 27/01/07

Kullanıcı profilini gör http://kmyo.niceboard.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder

 :: GENEL :: sinema

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz